Feyza Alp:Beyin göçü nedir?

Birinci ve ikinci dünya savaşlarının sonunda Avrupa ülkeleri nüfuslarının önemli kısmını kaybettiler. Sanayi devrimi sonrası kazanımları olan ağır sanayi hamleleri ve teknolojik atılımlar bu savaşlar sebebi ile sekteye uğradı. Bu durumun savaştan sonra devam etmesinin önemli sebeplerinden bir tanesi iş gücü kaybı idi. Özellikle son büyük savaşın mağlubu olan Almanya, hem topraklarının yarıya yakın kısmını komünist bloğa kaptırmış hem de nüfusunun çok önemli bölümünü savaşta kaybetmişti. Savaşın diğer mağlupları ve galipleri arasında da nitelikli veya niteliksiz iş gücü kaybı anlamında Almanya’dan bir fark yoktu. Bu kayıp acilen telafi edilmezse toparlanma imkansızlaşabilecekti. Aslında Avrupa’nın niteliksiz iş gücü için geleneksel olarak tercih ettiği yöntem köleleştirme idi. Bahsettiğimiz model en basit deyişle insanlık suçu sayılabilecek olsa da soyut iktisadi beklentilere dayalı vahşi kapitalist düzenler için insani durumlar her daim göz ardı edilebilirdi. Ancak yenidünya düzeni, sömürge ülkelerinden getirilip insanlık dışı şartlarda, karın tokluğuna istihdam sağlama modeline izin vermiyordu. İş gücü modeli yaratmada ilk adımı Almanya attı. Görece küçük ekonomilere sahip ama nüfusu genç ve fakir olan ülkelerden iş gücü ithal edilecekti. Türkiye ile Almanya arasında 1961’de yapılan anlaşmadan sonra bu modeli benimseyen sırasıyla 1964’te Avusturya, Belçika, Hollanda ve 1965’te de Fransa ile de aynı nitelikteki anlaşmalar imzalandı.

BİRKAÇ YIL ÇALIŞARAK ÜLKELERİNE GERİ DÖNMEK

Türkiye’den Almanya’ya giden Türk işçilerinin temel motivasyonu birkaç yıl çalışarak birikim yapmak ve ülkelerine geri dönmekti.  Kimsenin Avrupa’da kalıcı olmak kaygısı yoktu. Zaten talep eden tarafta da aynı beklenti mevcuttu: İş gücü kaynakları yani kendi nüfusları yeterli hale geldiğinde bu geçici işçileri geri göndermek. Ancak iki tarafın da kendi gerekçeleri bir süre sonra bu ilişkiyi kalıcı hale getirdi. Bugün Avrupa’daki Türk işçilerin 4. kuşak temsilcileri toplumsal entegrasyonu büyük oranda tamamlamış olarak Avrupa Birliği topraklarında yaşıyorlar. Bunların büyük kısmı da Avrupa Birliği vatandaşları.

YETİŞMİŞ İNSAN KAYNAĞIMIZI BEYİN GÖÇÜ İLE KAYBEDİYORUZ

Son yıllarda devletin üst perdesindeki seslerden dahi kabul gördüğü anlaşılan bir başka durum gözlemleniyor. Artık Avrupa’nın ithal iş gücü kaynaklarına ihtiyacı yok, Türkiye’de de 1950 ve 60’lı yıllardaki kadar zor yaşam şartları bulunmamakta. Ancak kamusal otoritenin dahi dikkatini çekecek derecede bir göç söz konusu. Sanayi ve Teknoloji Bakanı Mustafa Varank’ın, katıldığı bir televizyon programında dile getirdiği “Yıllardır yetişmiş insan kaynağımızı adeta bir beyin göçü ile kaybediyoruz’’ cümlesini çoğumuz hatırlar. Yeni nesil göç, memlekete geri dönüş için yapılmıyor. Gidenler geri dönmeyi aklından geçirmiyor. Amaçları ev yapacak parayı toplamak değil, yeni bir hayat kurmak. Peki doğup büyüdüğümüz, kültürünü aldığımız, köklerimizi saldığımız ülkemizden neden vazgeçilsin? Bu soruyu kendisini buraya ait hissetmeyenler, siyasi sebeplerle terk edenler, suçlular ve vatan hainlerine sormaya gerek yok. Onların gerekçeleri kendi paradokslarının doğal sonuçları, peki ya diğerleri? İnsanlarımızı terke iten sebepler nelerdir?

BEYİN GÖÇÜ VE SERMAYE GÖÇÜ

Kamu otoritesi de dahil önemli sayıda insana trajik bir kayboluş olarak gelen yeni göç kavramının sebeplerini iki başlık altında incelemekte fayda var: Beyin (nüfus) göçü ve sermaye göçü. Beyin göçü, bir ülkenin kendi milli kaynakları (maddi kaynaklar ve kültür gibi manevi kaynaklar) ile eğittiği elit-eğitimli nüfusunun, aldığı bu eğitimler sebebi ile yükselen sosyal ve ekonomik taleplerinin karşılanmaması karşısında ülke dışına çıkması olarak tanımlanabilir. Aslında bu durum bir nevi yetişmiş vatandaşın devletine nankörlük etmesi gibi görünebilir. Ama meseleye göç eden açısından bakıldığında da kendisine vaat edilen şartlara ve refaha ulaşamayan vatandaşlar da pek ala nankörlüğe uğrayan taraf olduklarını iddia edebilirler.

ÜLKEDEKİ GÜVEN ORTAMI

Sermaye göçü ise birbirinden çok farklı saiklerle, güven kaybına dayalı olarak sermaye veya mevduat sahiplerinin kimi zaman sadece sermaye ve mevduatlarını yurt dışındaki banka ve finans kurumlarına veya yatırım alanlarına ve piyasalarına taşımaları kimi zaman ise kendi yaşam alanlarını da bu enstrümanlarla birlikte nakletmeleri ile vücut bulan durum olarak algılanabilir. Bu tanım farklı bakış açılarına göre çeşitlendirilebilirse de tüm tanımların ortak noktası sermayeye sahip olanların ülkedeki güven ortamına olan inanışlarında zayıflamadır. Sermayenin göç etmesi de ülke ve toplum için tehlikeli bir durum olmakla birlikte, genel inanışa tabi olarak, bu sermayeyi yaratan bireyleri ülkede tutmayı başarmak sermayenin geri dönüşünü de kesinleştirir. Bu sebeple beyin göçü olgusu üzerinde durarak bunu ortadan kaldırmak, sermaye göçü meselesini de kendiliğinden çözmüş olacaktır.

ARTIK SEÇEN TARAF ÜLKELER DEĞİL, BİREYLERDİR

Beyin göçünün geniş tabanlı bireysel sebebi eğitimle alakalıdır. Ülkemizde uygulanan eğitim politikası kalifiye elemandan ziyade üniversite mezunu uzman yetiştirme üzerine kurulu bulunmaktadır. Bu durum da eğitimini tamamlamamış ve toplumsal iş bölümüne nitelikli olarak katılamayan niteliksiz kesim ile üniversite mezunu uzman kitle arasındaki uçurumu kapatacak kalifiye insan kaynağı bakımından ülkemizi açıkta bırakmaktadır. Üniversite mezununun sayısındaki ihtiyaç dışı artış ise, mezun olmuş gençlerimizin yaşam standartlarını düşürmektedir. Zira bu insanlar eksikliği hissedilen kalifiye eleman istihdamına çekilmektedirler. Ekonomik şartlar sebebi ile asgari ücretten başlayarak tüm ücret yelpazesinin satın alma gücü ise her yıl düşmektedir. Eğitim politikasının yanı sıra üretim politikası da yetişmiş insanlarımızı zor durumda bırakmaktadır. Ülkemizde yapılan yatırımların nerede ise tamamının sanayi dışı alanlara yapılması istihdam ve gayri safi milli hasıla verimliliğini düşürmüştür. Günümüz Türkiye’sinde ücretlerin düşüklüğü, Türk Lirası’nın diğer para birimleri karşısında aşırı değer kaybetmesi gibi ekonomik sıkıntılar asgari ücretle çalışan işçiden beyaz yakalı emekçilere, üst düzey yöneticilerden sanatçılara kadar her kesimden insanı kaygılandırmaktadır. Örneğin emeklilik yaşamı başladığında başını sokabilecek bir evinin olması için daha kariyeri bile başlamamış 20’li yaşlarındaki Türk gençlerinin duydukları kaygıdan Avrupa’daki yaşıtları çoğunlukla haberdar dahi değiller. Makro ekonomik incelemelerde bulunan çeşitli kurumların yada devlet örgütlerinin paranın satın alma gücüne ve enflasyona dair açıklamalarından ziyade, beyin göçüne maruz kalan kitlenin değer yargısı, popüler enstrümanlara farklı ülkelerde yaşayan insanlara oranla ne kadar ulaşabildikleridir. Örneğin, 30 yaşında olan öğretmenlik yapan bir Türk ile aynı yaş ve meslekteki bir Alman yada İngiliz’in X marka arabayı almak için beklemesi gereken çalışma süresi TÜİK verilerinden daha belirleyicidir. 40 yaşındaki baba, ülke koşullarını, TÜSİAD açıklamalarına göre değil, tüm dünyada aynı anda satışa sunulan cep telefonunu çocuğuna hediye edebilir olmasına göre değerlendirir.  Bu tip örnekleri yaşayan kişiler için yeni Dünya düzeninin getirdiği bir imkan bulunmaktadır: Kişisel tercih ve ihtiyaçlarına daha kolay ulaşabileceklerine inandıkları ülkelere kolaylıkla erişebilme özgürlüğü. Teknolojik gelişmeler, yeni demokrasi anlayışları, modern felsefelerin getirdiği yeni toplumsal sözleşmeler ve son 50 yıla damgasını vuran, adeta dünyaya yeniden şekil veren küresel şirketler farklı millet ve kültürden insanların aynı alanda yaşamalarını mümkün kılmaktadır. 1960’lı yıllarda ulus devlet modellerinin halen yaşadığı dünyada sadece iş gücü temini için davet edilen insanlardan bahsetmiştik. Günümüz dünyasında iş gücünü teşkil eden insanlar, kendi yön ve kaderlerini kendileri tayin etmektedirler. Artık seçen taraf ülkeler değil, bireylerdir.

ÜLKENİN EKONOMİK YAPISI

Beyin göçünün toplumsal sebebi ise birkaç ana başlıkta toplanmaktadır. Bireyler yaşadıkları ev, mahalle, şehir ve en nihayet ülkede kendilerini güvende hissetmek isterler. Güven kavramının içine asayiş kadar gelecekte olabilecekleri önceden kestirebilmek ve bundan kaygılanmıyor olmak da dahildir. Ülkenin ekonomik yapısı, eğitim, sağlık, sosyal güvenlik hizmetlerinin kalitesi, bireyler bakımından o ülkeyi yaşanabilir hale getirmektedir. Artık kader denilebilecek kadar uzun bir zamandan beri ise Türk milleti için bu kıstaslar hep Avrupa’nın gerisinde kalmıştır. Zaten bu sebepledir ki kadim zamanlarda Kızılelma, yakın tarihte muasır medeniyet seviyesinin timsali olarak kendimizi değil Batıyı görmekteyiz. Her ne kadar aidiyet duygusu gelişmiş, olgun bir millet-toplum olduğumuz tartışmasız olsa da, bireylerin devletlerinden beklentilerini karşılayamamasının doğal sonucu da nitelikli nüfusun göçü olacaktır.

ORTADOĞU VE ARAP BAHARI

Milenyum çağı da denilen küreselleşmenin zirve dönemini yaşadığımız bu yıllarda, küresel güç çatışmalarının yaşandığı bölgelerden bir tanesi de ne yazık ki yanı başımızda yer alan Ortadoğu bölgesidir. 90’lı yıllarda Irak savaşı ile başlayan Ortadoğu ülkelerinin sınırlarının yeniden çizilmesi projelerinin, Arap Baharı ile oluşturulan kaosun ve Suriye’de başlayan iç savaşın ülkemize yansımaları hem ekonomik olarak çok ağır olmuş hem de birçok insanımızı kaybetmemize sebebiyet vermiştir. Aynı dönemde, emperyalist-sömürgeci devletlerin bölgemizde verdikleri güç savaşlarından bağımsız olduğunu düşünmenin saflık olacağı menfur başarısız darbe girişimini de yaşadıktan sonra, en iyimser uzmanlar bile toplumsal olarak derin bir travmatik döneme girdiğimizi inkar edemez. Bu toplumsal travma da azımsanmayacak sayıda insanlarımızı korku, kaygı ve panik haline sevk etmiştir. Türk toplumu olarak genelde kaderci anlayışa sahip milliyetçi duyguları gelişkin bir toplum olduğumuz söylenebilir. Hatta modern devlet anlayışının temel sloganı olan “devlet birey içindir” yargısı biz Türklerde geleneksel olarak “birey devletinin bekası için yaşar” şeklinde algılanmaya devam etmektedir. Ancak unutmamalıyız ki yukarıda tanımlamaya çalıştığımız göç etmeye elverişli özelliklerdeki elit kesim, bu anlayışa bağlı yaşamamaktadır. Bu anlayış farkı da onları, olumsuz şartlar karşısında daha güvenli bölgelere kalıcı olarak yerleşmeye kolayca ikna etmektedir. Bazı kişilere göre, sırf bu sebeplerden dolayı, içinde bulunduğumuz pandemi döneminin sona ermesi ile birlikte seyahat ve göç yasaklamaları kalktığında, kitlesel olarak Avrupa Birliği’nin muhtelif ülkelerine daimi olarak yerleşmek isteyen binlerce aile var. Genel hatları ile değinmeye çalıştığımız göç olgusu ülkemizi tehdit eder boyuta henüz ulaşmamış olabilir. Ancak bu olgunun varlığı dahi bireysel ve kamusal olarak meseleyi düşünmemizi ve alınması gerekebilecek önlemleri şimdiden tartışmamızı kaçınılmaz kılmalıdır. Çanakkale ve Kurtuluş savaşları bizim şanlı zaferlerimizdir. Ancak unutulmamalıdır ki bu zaferler uğruna feda ettiğimiz nitelikli kuşaklarımızın yokluğu, ülkemizin bugünkü temel sorunlarının sosyolojik sebeplerinin en başta gelenidir. Uyanık olmalıyız zira yaşlı dünyamızın zor günlere gebe olduğunu hissettiğimiz zamanlarda bir nesli daha kaybedecek lüksümüz bulunmamaktadır.

Feyza Alp/FLY Uluslararası Danışmanlık ve Dış Ticaret Kurucusu ve Genel Müdürü

KOBİLIFE

Diğer Makaleler

İlginizi Çekebilir